necmi
-GÖĞE BAKMA DURAĞI-
Monday, September 23, 2013
Tuesday, September 04, 2012
Kahvenin tesiriyle sanırım, Emrah’a dönüp,
Sunday, August 26, 2012
İftar öncesindeki bir-iki saat boyunca, açlığın ve susuzluğun tesirinden biraz olsun sıyrılmak için, bünyeyi de fazla yormadan yaptığımız bir faaliyet olurdu eskiden. Buna "oruç eğlemek" denirdi bizim orda. Çocukken, dedemin elinden tutup sokaklarda yürüyerek, biraz büyüyünce de arkadaşlarımla çarşılarda gezerek eğlerdik orucu.
Friday, March 20, 2009

Ton message à la Grande Ourse
Et la trajectoire de la course
Un instantané de velours
Même s'il ne sert à rien va
Le vent l'emportera
Tout disparaîtra mais
Le vent nous portera
Saturday, December 20, 2008
veya ne olursa olsun Mickey,
yıldızlara baktığımda,
senin de aynı yıldızlara baktığını bileceğim!
Mickey: Aynı yıldızlara, bebeğim!
(Natural Born Killers filminden)
Saturday, November 15, 2008
1/1229- Talha bin Ubeydullah radıyallahu anh diyor ki:
"Allah'ım!
derdi.
K'ey gâh kadüm kimi hamîde
Gâhî pür olan misâl-i dîde 1288
Geh zâhir olan mana gamum tek
Geh gâib enîs ü hem-demüm tek 1289
Kim âşıkısen bir âftâbun 1290
Hicrânı ilen nizâr olupsen
Ser-geşte-i rûzgâr olupsen 1291
Ey mihnet-i aşkdan haberdâr
Gör Tanrı içün ne mihnetüm var 1292
Kıl şu'le-i âhuma nezâre
Ger var ise rahmun eyle çâre 1293
Seyr eyle fezâ-yı her diyârı
Gez cümle-i deşt ü kûhsârı 1294
Gör handadur ol menüm penâhum
Şâhum mâhum ümîd-gâhum 1295
Hâl-i dilüm ana arza eyle
Bi'llâh nişe gördün ise söyle 1296
Tâ vakt-i seher bu idi hâli
Teşvîşden olmaz idi hâlî 1297
Mürg-i seherî çekende âvâz
Eylerdi bir özge nevha âgâz 1298
K'ey vây tükendi mâye-i ömr
Hurşîde erişdi sâye-i ömr 1299
Demdür der-i fursat ola mesdûd
Müşkil görine beyân-ı maksûd 1300
Demdür uyana yuhudan agyâr
Şerh-i gam ü derdüm ola düşvâr 1301
Men ahter-i burc-i iştiyâkem
Men şem'-i serâçe-i firâkem 1302
Gündüz habsüm gece necâtum
Gündüz mevtüm gece hayâtum 1303
Olmış dünüme günüm mutâbık
Gün görmez imiş belâlu âşık 1304
Sunday, October 19, 2008
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrı'ya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalımTuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım
TURGUT UYAR
Saturday, October 18, 2008
Stardust filminden burada bahsedişim "necmi" temasından kaynaklanmıyor sadece; seyretmekten gerçekten keyif aldığım bir filmdi. Filme dair çok şey söyleyebilirim lakin Duvar'dan bahsetmekle yetineceğim.İnsanı engelleyen 'duvar'ın, onun kendi duvarı olduğunu anlatmak için seçmişler sanki bu sembolleri.
Hazret-i Ali yine suâl ider ki: Yâ Rasûla’llâh! Allâh Teâlâ’ya nirede irişdün, dîdârını nirede gördün?
Hazret-i Sultân eydür: Yâ Ali! Allâh Teâlâ’nın dîdârını, yetmiş bin hicâbdan yukarıda gördüm.
Hazret-i Ali: Yâ Rasûla’llâh! Hicâb diyü neye dirsin, didi.
Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Ali! Hicâb diyü ana dirler ki, yir ile gök arasına bir hicâb dirler. İkinci gök arasına iki hicâb, dirler. El kıssa anlansın ki, yedi kat göğe yedi hicâb dirler. İşte, yetmiş bin hicâb didiğüm, yedi kat gökden yukarudadur.
Hazret-i Ali eydür: Yâ Rasûla’llâh! Bu hicâbların arası, uzak mıdur?
Hazret-i Sultân eydür: Yâ Ali! Yedinci kat göğe çıkıncaya dek, her hicâbın arası, beş yüz yıllık yoldur. Andan yukaru hicâblarun arası, bu didüğim hicâblardan uzakdur. Ne kadar uzakdur dirsen, arşdan yukaru olan hicâbun arası, bin yıllık yoldur. Dahi, andan yukarı hicâbun arası, bin beş yüz yıllık yoldur. Hâsıl-ı kelâm anlansın ki, bu hicâbların arası, birbirinden beşer yüz yıllık farklıdur, uzakdur.
Hazret-i Ali eydür: Yâ Rasûla’llâh! Bu yetmiş bin hicâbın içinde mahlûk var mıdur?
Hazret-i Sultân buyurdu ki: Canlı mahlûk yokdur, Yâ Ali!
Hazret-i Ali eydür: Ya ne var, ne gördün, didi.
Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Ali! Çok acâyib hikmetler gördüm. Ammâ, bir acâyib şey gördüm ki, taaccüb idecek şeydür.
Hazret-i Ali: Nedür?
Hazret-i Sultân: Yedi kat gökten yukaru, dört hicâb giçtikden sonra, beşinci hicâbda bir yıldız gördüm, durur. Bu ne yıldız dir iken, gördüm ki ol yıldız yirinden kopdu, bana karşu uçup geldi, indi. Ol yıldız ayağıma düşdü. Titreyirek ayağıma sürünür. Kendü kendüni sürer. Safâ geldin yâ Nebiyya’llâh, dir. Türlü türlü ta’zîmler ider hâl diliyle. Eyitdüm ki:
-Yâ yıldız! Benüm Nebî idüğimi neden bildün?
Yıldız eydür: Yâ Muhammed! Senün Nebî idüğini, Allâh Teâlâ bana bildürdi.
Eyitdüm ki: Şimdi mi bildürdi, didüm.
-Senün Nebî idüğini, Hak Teâlâ beni halk itdüği zamân bildürdi.
Eyitdüm ki: Yâ yıldız! Sen ne zamândan berü bu yirdesin?
Yıldız eydür: Yâ Muhammed! Yaradıldığımı bilürem. Ammâ kaç sene olduğunu bilmezem, didi.
Niçün bilmezsin, didüm.
-Okumak, yazmak bilmem, anın içün bilmezem, didi.
Eyitdüm ki: Yâ yıldız! Yaradılandan berü, bu mekânda durur musun, didüm.
Yıldız: Gâh duraram, gâh durmazam.
-Durmaduğun zamân, nireye gidersin?
-Arşa sefer iderem, yâ Rasûla’llâh.
Eyitdüm ki: Yâ yıldız! Arşdan anarı gitmez misin, didüm.
-Gitmem, didi.
Arşun niresine dek varursun, didüm.
-Melâike göründüği yire dek varuram.
Melâikeyi görür misin, didüm.
Görürem, didi.
Arşa kaç yılda varur, gelürsin, didüm.
-Varup gelmem kırk bin yılda hâsıl olur.
Hazret-i Sultân eydür: Mi’râç idüp gelenden sonra, Cebrâîl’e suâl itdüm. Didüm ki: Yâ karındaşım Cebrâîl! Sana, bir suâlim var.
-Nedür, yâ Muhammed!
-Suâlim oldur ki, arşdan bir yıldız doğar mı, gördün mü?
-Gördüm, yâ Muhammed!
Nasıl doğar, didüm.
Kırk yılda bir kerre doğar, didi.
Ol yıldızı kaç kerre gördün, didüm.
Sekiz bin kerre gördüm, didi.
Eyitdüm ki: Yâ Cebrâîl! Senden gayri dahi görmüş var mı, didüm.
Var, didi: Mikâîl, İsrâfîl, Azrâîl, bunlar da gördüler, didi.
Anlar ne kadar gördüler ola, didüm.
Anlar benden büyükdür; ne kadar gördüklerini bilmem, didi. Kendilerine suâl eyle, didi.
Mikâîl’e suâl itdüm. Didüm ki: Arşdan yıldızı kaç kerre gördün?
-Yâ Muhammed! On altı bin kerre gördüm.
İsrâfil’e suâl itdüm: Arşdan doğan yıldızı kaç kerre gördün?
-Yirmi dört bin kerre gördüm.
Andan Azrâîl’e suâl itdüm: Yâ Azrâîl! Arşdan doğan yıldızı kaç kerre gördün?
-Otuz bin kerre gördüm.
Eyitdüm ki: Yâ Azrâîl! Bu kadar ömür geçürmişsin, sen de ne gördün dünyâda, didüm.
Azrâîl eydür: Yâ Rasûla’llâh! Bunca mahlûk gördüm, geldi, gitdi, kangı birin diyelim?
...Friday, October 17, 2008
Hak-Teâlâ azamet âleminin pâdişehi
Lâ-mekândır olamaz devletinin taht-gehi 1
Hâsdır Zât-ı İlâhîsine mülk-i ezelî
Bî-hudûd anda olan kevkebe-i lem-yezelî 2
Eser-i hikmetidir yerle göğün bünyâdı
Dolu boş cümle yed-i kudretinin îcâdı 3
İzzet ü şânını takdîs kılar cümle melek
Eğilir secde eder pîş-i celâlinde felek 4
Emri vech üzre yer eyler gece gündüz hareket
Değişir tâzelenir mevsim-i feyz ü bereket 5
Pertev-i rahmetinin lem’asıdır ayla güneş
Tâb-ı hışmından alır alsa cehennem âteş 6
Şerer-i heybet-i ulviyyesidir yıldızlar
Anların şu’lesi gök kubbesini yaldızlar 7
Kimi sâbit kimi seyyâr be-takdir-i Kadîr
Tanrı’nın varlığına her biri bürhân-ı münîr 8
Varlığın bilme ne hâcet küre-i âlem ile
Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile 9
Göremez zâtını mahlûkunun âdî nazarı
Hisseder nûrunu ammâ ki basîret basarı 10
Vahdet-i zâtına aklımca şahâdet lâzım
Cân ü gönlümde münâcât ü ibâdet lâzım 11
Neş’e-i şevk ile âyâtına tapmak dilerim
Anla var Hâlik’ıma gayri ne yapmak dilerim 12
Ey Şinâsî içimi havf-ı İlâhî dağlar
Sûretim gerçi güler kalb gözüm kan ağlar 13

Eder isyânıma gönlümde nedâmet galebe
N’eyleyim yüz bulamam ye’s ile afvım talebe 14
Ne dedim tevbeler olsun bu da fi’l-i şerdir
Benim özrüm günehimden iki kat bed-terdir 15
Nûr-ı rahmet niye güldürmeye rûy-ı siyehim
Tanrı’nın mağfiretinden de büyük mü günehim 16
Bî-nihâye keremi âleme şâmil mi değil
Yoksa âlemde kulu âleme dâhil mi değil 17
Kulunun za’fına nisbet çoğ ise noksânı
Ya anın kahrına galib mi değil ihsânı 18
Sehvine oldu sebeb acz-i tabiî kulunun
Hem odur âlem-i mâ’nide şefî’i kulunun 19
Beni afveylemeğe fazl-ı ilâhîsi yeter
Sanma hâşâ kerem-i nâ-mütenâhîsi biter 20
ŞİNÂSİ
Sunday, December 02, 2007
Vincent Van Gogh, bir mektubunda şöyle demiş:
"Belki de ölüm, bir ressamın yaşamındaki en güç şey değil.
Onlar hakkında hiçbir şey bilmediğimi söylemeliyim,
ama yıldızlara ne zaman baksam
hemen hayal kurmaya başlıyorum;
tıpkı haritada kentlerin ve kasabaların yerlerini gösteren
siyah noktalara baktığım zamanlardaki gibi...
Düşünüyorum da, gökyüzünde parıldayan o noktalar,
neden bizim için Fransa haritasındaki siyah noktalardan
daha erişilmez olsun ki?
Tıpkı Tarascon ya da Rouen'e gitmek için trene bindiğimiz gibi,
bir yıldıza gitmek için de ölümden yararlanıyoruz."
...
Bu satırlar bana Küçük Prens'i ve onun gidişini,
sonra Saint-Exupéry'yi ve onun gidişini hatırlatıyor.

"Ah! Küçük Prens,
işte böylece, yavaş yavaş anlamaya başladım,
senin o küçük, hüzünlü hayatını.
Uzun zamandır, tek büyük eğlencen,
günbatımını izlemek olmuş."
Küçük Prens, Bölüm 6
Wednesday, October 31, 2007
Lâ-cerem hem-çu men'ş nîst karâr
(Gökyüzü de ay gibi sana aşıktır; şüphesiz benim gibi
onun da karar ve sükûnu yoktur.) [?]
Tuesday, March 13, 2007
Thursday, February 08, 2007
Tefsirciler bu ayet-i kerimede bahsedilen olgunluk çağının hangi yaşa tekabül ettiğini çeşitli yöntemlerle bulmaya çalışmışlar. Giritli Sırrı Paşa'nın Yusuf Suresi Tefsiri meşhurdur. Sırrı Paşa yukarıdaki ayeti tefsir ederken Fahreddin Razi'nin "olgunluk yaşı" ile alakalı açıklamasına yer vermiş. Dinî ilimlerde olduğu kadar matematik, astronomi, tıb alanında da büyük bir âlim olan Fahreddin Razi, olgunluk yaşını ayın durumu ile izah ediyor:

Monday, November 27, 2006
Bu başlıkta Ülker (Süreyya) Yıldız Kümesi'ne dünya edebiyatının bakışını, şiirlerde Süreyya'nın nasıl anlatıldığını bulabildiğim örneklerle yazmak üzere pc başına oturdum. Bir yandan Bayati Mevlevi Ayinini dinliyorum. Ayindeki en sevdiğim bölüm söyleniyor ben de ezberlemeye çalışıyorum. Ne âlâ... O da ne, bir kelime duyuyorum: Süreyyâ!
Süreyyâ kelimesi geçiyor ayindeki üçüncü selamda, hemen bunu yazayım Necmi'ye diyorum:)
kad eşrekadid dünya min nuru hümeyyâna
vel bedrü alâ sakivel ke'sü süreyyânâ
(şarabımızın nuru ile dünya aydınlandı.
ay sakimizin ve kadeh de ülker yıldızımızın üzerindedir.)
Böyle demiş Hazreti Mevlana.
Aslında romantik şiirlerden önce Hayyam'ın şiirinden örnek vermeyi planlamıştım ama dinlediğim ayinde duydum ya Sürayya'yı, tam zamanında, plan yok artık. İçimden geldiği gibi yazıyorum:
Ay alçaldı
Ülker de battı.
Gecenin yarısı geçti
Ve yaşam hızlanıyor.
Bense yatakta yapayalnızım.
İçinden geldiği gibi yazmış Sappho, milattan önce altı civarında.
...
Peter Grimes'in ve Housman'ın dizelerini kendi dilleriyle aldım. Malum, Plaides ya da Pleiads Ülker'in batıdaki adı :
Now the Great Bear and Pleiades where earth moves
Are drawing up the clouds of human grief,
Breathing solemnity in the deep night
Peter Grimes
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
The Rainy Pleiads Wester
The rainy Pleiads wester,
Orion plunges prone,
The stroke of midnight ceases
And I lie down alone.
The rainy Pleiads wester,
And seek beyond the sea
The head that I shall dream of
That will not dream of me.
Alfred Edward Housman
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Yıldızların Altında isimli Tübitak yayını olan elimdeki kitap, hazır bazı örnekler sundu. Bu bağlamda şunları ekleyebiliriz:
Manilius,
"dişi yıldızlardan oluşan ince, bulutsu iz" diye bahsediyor Ülker'den.
Arap şair İmruü'l-Kays,
"Ülker'in gök kubbede mücevherlerle süslü ipek bir kuşağın katları gibi göründüğü saat"ten söz ediyor.

İranlı şair Sadi ise:
Toprak mine parçalarıyla kaplanmış gibiydi
Ülker'in dizi dizi yıldızları sanki ağaç dallarından sarkıyordu..
diyor.
Hesiodos bu yıldızlara güçlü bir tarımsal rol veriyor:
Atlas kızları Ülker yıldızları yükselince
Güneş'in önü sıra, tanla ağaran göklerde
Biçme zamanı gelmiştir ve batınca da
Sabahla aydınlanan batıda ekme zamanıdır..
Vergilius ise uyarıyor:
Ülker'in batışından önce ekime başlayan
Kimileri -artışa bakıp sevindilerse de-
Yabani yulaf biçtiler buğday yerine..
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Ömer Hayyam'ın Ülker'den bahsettiği şiire gelince... Hayyam bu rubaisinde, dünyanın bir öküzün boynuzu üzerinde durduğunu zanneden ve gökyüzündeki boğa (ya da öküz) burcunun gelecekten haber verdiğini düşünen o devrin insanlarını hicvediyor:
Gökyüzünde bir öküz var ki adı Ülker'dir
Başka bir öküz de yerin altında saklıdır
Sen ey zeka, gözünü aç da bu iki öküzün
Arasında ne kadar eşek bulunduğunu gör.
Thursday, November 09, 2006

"Resulullah (S.A.V.) Efendimizin kırmızı kılcal kan damarları ile dolu akları olan iri siyah gözlere sahip olduğunu söylerler. Kuvvetli bir görüş kudretine sahip bir kimse olarak, Sureyyâ (Ülker) burcundaki on bir adet parlak yıldızı seçip sayabiliyordu." Muhammed Hamidullah
Kaynaklara göre Efendimizin baktığı ve seçip saydığı yıldızlar işte burada.

Ülker'in dahil olduğu Boğa takımyıldızına bakınca bu yıldızları seçip sayabilmenin nasıl büyük bir kudret olduğu daha iyi anlaşılıyor. Çünkü söz konusu yıldız kümesi (literatürde Pleiades diye anılıyor bu küme), Boğa Takımyıldızı içinde (resimde sağ üstte) çok küçük bir alanda yer alıyor.

Ülker'i gökte kolayca bulabilmek için bir tarif verelim. Necmi okurunun alışkın olduğu biçimde yine Orion'un kemerinden yola çıkacağız tarif ederken. Kemerden sağ tarafa doğru bir hayali çizgi çekelim bu kez (sol tarafa çizgi çekip Sirius'u bulmuştuk daha önce)

Bu çizgi sayesinde Boğa Takımyıldızı'na ulaşıyoruz. Pleiades'i burada görmek kolay, sağ üstte duruyor işte. Gökyüzünde de görebilmeyi umuyorum kendim ve okurum için. Zira bu aylar, Orion'u Türkiye'den görmenin kolay olduğu aylar.
Sunday, November 05, 2006
Aşkın teli kalbin telidir cevre dayanmaz Cânâ hazer et, sonra kopar pek gerilince
Çok tel kırılır sîne-i kânun-ı cihanda
Nâ-ehline mızrâb-ı tasarruf verilince

yaklaşmış, dokunmuş tellere nallarıyla,
inlemiş teller.
"Doğrusu güzel bir alet,
ama çalmasını..." demiş, "bilmediğimden ben,
bana düşmesi ne şanssızlık!
Çalgıdan anlayan biri bulsaydı,
bu lir herkesin kulaklarını
okşardı tanrısal ezgileriyle!"
Wednesday, September 13, 2006
Her burçta benim bin güneşim, bin kamerim var
Niyazii Mısrî
Wednesday, August 16, 2006
Arkadaşımla birlikte yaşamakta olduğumuz mabedin gölgesinde, kör bir adam tek başına oturmakta. Arkadaşım adamı bana gösterdi: "Memleketimizin en bilge adamı, bu!"
Bunun üzerine, arkadaşımdan ayrılıp kör adama doğru gittim; onu selamladıktan sonra konuşmaya koyulduk.
Biraz sonra ona sordum: "Saygısızlığımı mazur görün ama, ne zamandan beri siz böyle körsünüz?"
-Doğduğum günden beri.
-Siz hangi bilgelik unsurlarına göre yaşamınızı ayarlıyorsunuz?
-Ben gökbilimciyim.
Sonra da, elini göğsüne getirerek sözünü tamamladı:
"Tüm bu güneşlerle ayları ve de yıldızları gözlemlerim."
Halil Cibran, Deli
Ne güzel onu seyretmek...
Acaba orada mıdır diye yukarı bakmak, yani gökte aramak onu; gökte bulmak...
Öğrendim ki Orion'da daha ne güzellikler varmış. Orion Nebula'dan bahsediyorum. Orion takımyıldızı içinde yer alan bir buluttan..
Yerini göstereyim evvela, sonra bu güzelliği seyre çıkalım:

Ben merak ediyorum. Yani Orion'a bakıyoruz, tamam. Görüyoruz, güzel. Ama ya göremediklerimiz? Onlar ne oluyor? Orion'daki Nebula'yı teleskoplarla çekilen bu fotoğraflar olmasa göremeyeceğim mesela.

Ya hep böyleyse? Yani bakıyorsak ve göremiyorsak? O zaman kayıpta hissetmemiz gerekmez mi kendimizi?

Bazen şöyle oluyor, bakıyorum gece aya, onu görmekle öyle mutlu oluyorum ki, biri çıkıp "orada taş toprak değil de yakut tepeler var" falan dese, şöyle diyebilirim: "tabi öyle, orada gerçekten yakut tepeler var." Sonra o bana: "gerçek değildi söylediğim, ay işte... taşlar, kumlar var." dese, belki cevap olarak "hayır, orada yakut tepelerin olduğuna inanıyorum ve bu inanç beni mutlu ediyor." diyebilirim.

Konuşmayı çok istediğim bir konuda sözler söylemek niyetindeydim. Lakin anlatamıyorum. Halil Cibran anlatabilir, onu dinlemeli: Gökbilimci!
Tuesday, August 15, 2006
Heme şeb dîde-i men ber-felek istâre şomord
Hazreti Mevlana
(Herkes uyudu, gönlünü kaptıran ben âşık ise uyumadım.
Bütün gece gözlerim gökte yıldız saydı.)
Saturday, August 12, 2006
Edouard Schuré'un Büyük İnisiyeler adlı kitabında ilgimi çeken bir yazı var bununla alakalı, aşağıda alıntıladım. Ömer Çelakıl'a da bu vesileyle selamlarımı sunarım. Buyrunuz:
"Sirius aslında bir çiftyıldızdır. Yani çağımızdaki son keşifler ışığında Sirius yıldızının aslında birbirleri çevresinde dönen iki yıldızdan oluştuğu anlaşılmıştır. Bu iki yıldızın birbirleri çevresinde dönüşlerinin süresi ancak son yıllarda hesaplanabilmiş olup tam 49.9 yıldır. Bu iki yıldızın birbirleri etrafında "8" çizercesine yaptıkları dönüşler de iki yaydan oluşan bir yörüngeyi oluşturmaktadır. Necm Suresi'nde Sirius (Şi'râ) adının geçtiği ayet 49'uncu ayettir ve aynı surede "iki yay" ifadesinin belirtildiği ayet ise 9'uncu ayettir. İlginç olan husus şu ki, bu surede hem o yıldızın adı verilmiş, hem de söz konusu iki yıldızın dolanım süreleri bu iki ayetin rakamlarının yan yana getirilmesi suretiyle bildirilmiştir. Yani 49 ile 9'u yan yana getirdiğimizde 49.9'u buluruz ki bu, söz konusu Sirius-A ve Sirius-B yıldızlarının dolanım süresidir."


Monday, August 07, 2006
Yunanca'da "kavurucu" anlamına gelen seirios kelimesinden türemiş Sirius adı. Sirius'un şafak vaktinde yükseldiği dönem yaz mevsiminin en kavurucu günlerine denk geldiği için Helen medenîlerince bu ad verilmiş göğün en göz kamaştırıcı yıldızına. Yılın en sıcak günlerine İngilizler'in dog days demesinin sebebi de Sirius'tan başkası değil..
Sirius: Köpek Yıldızı...
...
Yıldızlar, sinema ve çeviri mevzuu birlikte anıldığında aklıma Hitchcock'un "Under Capricorn" filmi gelir. "Oğlak Burcu Altında" gibisinden bir anlam taşırken çeviri abukluğu yapıp "Kapri Yıldızı" diye isimlendirmişlerdi bu filmi.
Yıldızlar, sinema ve çeviri mevzuunu birlikte anarken zikredebileceğimiz bir film daha var ve bu filmin adı Sirius'la alakalı: Dog Day Afternoon..
"Köpeklerin Günü" diye Türkçe'ye çevrildi adı. İzlediğimde küçüktüm. Final sahnesinden çok etkilenmiştim. Orjinal ismiyle müsemma kavuruculukta -seirios-bir etki bırakmıştı bünyemde. Filmde Al Pacino'nun "hava da ne kadar sıcak!" dercesine baktığı bir sahne..
Sunday, June 04, 2006
Çift yıldızlardan bir çift yıldız var ki onunla ilgili araştırmalarımın sonu gelmiyor. Bu çift yıldızın adı: Sirius.. Öyle bir çift yıldız ki Sirius, onunla iştigal ederken değişik alanlara dalmaktan alamıyorum kendimi.Sirius'tan bahsetmek üzereyken baktım ki dinler tarihi üzerine araştırmalar yapıyorum. Bir anda kendimi dinler tarihi profesörünün yanında buluverdim. Bu vesileyle tanıştık kendisiyle, iyi oldu. Geçen kantine giderken gördü beni, yanına çağırdı, kiraz yedirdi. Elimi kiraza götürdükçe hep çiftli olanları seçtim. Daha az hamleyle daha çok yiyebilmek için... Ziyan olmasın diye hepsini bitirmemi istemişti hoca. Tek olanların bir kısmı ziyan oldu.
Saturday, May 06, 2006
Michael Rowan Robinson
Monday, May 01, 2006
şimdi karşımda."
Oscar Wilde
Bülbül ve Gül
Saturday, April 08, 2006
Sahabeden Câbir b. Semüre (r.a.) anlatıyor:
"Bir gün mescidde oturuyorduk.
Ayın tam on dördüydü.
Tepemizde ay ışıl ışıl parlıyordu.
O sırada mescide Allah Resûlü girdi.
Ben bir aya, bir de Allah Resûlü'nun yüzüne baktım.
Kasem ederim ki,
Allah Resûlü'nün yüzü aydan daha parlaktı."
Monday, April 03, 2006
Bir gün bir öykü okudum ve... ve sonra...
Sonrasında ne olduğunu söylemeden önce öyküyü aktarayım:
"Hindistan'dan Babile dönen İskender,Fırat Nehri'ni temizlettikten sonra gemilerle
denize kadar gezintiler yapmayı adet edinmişti. Gene böyle bir gezintide iken, başındaki emsalsiz tacını suya düşürdü. Yanındaki erlerden biri hemen suya atlayarak tacı buldu. Rahat yüzebilmek için de tacı başına koydu, bu vaziyette sahile kadar geldi. Babil rahipleri bunu büyük bir uğursuzluk saydılar. İskender'in öleceğine alamet kabul ettiler. Hakikaten bunu müteakip, on bir gün süren bir hastalıktan sonra büyük fatih 33 yaşında Babil'de öldü."Çocuktum... Bunu okuduktan sonra çevremde, doğada, duyu organlarımın eriştiği her yerde, babil rahiplerinin yaptığı gibi alametler, işaretler arar olmuştum.
Gerçekleşecek olayların haberi sembollerle önceden veriliyordu ise, bu sembolleri okumanın ve ona göre hareket etmenin, yapılabilecek en akıllıca iş olduğunu düşünüyordum çünkü.
Artık hayatım bu düşünceyle birlikte aynı anda hem yaşadığım, hem de tabir ettiğim bir rüyaya dönüşmüştü.
Yaptığım tabirler isabetli çıktıkça bu işe kendimi daha fazla verdim. İsabetli hükümler vermenin, basiretimin bana malum olan boyutunu hissetmenin müthiş hazzını keşfetmiştim. Ancak bunlar kimseye anlatılabilecek şeyler değildi. Haliyle bu yolda ilerledikçe yalnızlığım arttı, içime kapandım. Yorumlarımdan isabetsiz çıkanlar da oluyordu. Bu yanılgılardan sonra yaşadığım sarsıntılar da gitgide büyümeye başladı.
Neyse ki geçti, yok şimdi işaretler "yoldaki işaretler"den gayrı... Bunlardan felah buluşum, işaretler aramaktan vazgeçişim İslam Tarihi'nden bir anekdotu kavrayınca gerçekleşti:
"...Hazreti Peygamber (s.a.v.), güçleri ve kişiliği hakkında oluşabilecek en ufak bir şüpheye karşı insanları açıkça uyarır ve " Sizlere gelecek hakkında
herhangi bir bilgim veya hazinelerim bulunduğunu söylemiyorum ." derdi. Oğlunun vefatı sırasında ani bir güneş tutulması gerçekleşince insanlar bunun kutsal bir yas olduğuna hükmettiklerinde Hazreti Peygamber, bunun bir doğa olayından başka bir şey olmadığını ve insanın yaşam ve ölümüyle bir ilgisi bulunmadığını söyleyerek bu boş inancı derhal bertaraf etmişti ..."(*)Latince'de taç anlamına geliyor corona. Hem bildiğimiz tacı, hem de güneş tutulmasında, tam tutulma esnasında oluşan güneş halkasını ifade ediyor.
Saturday, April 01, 2006
Orion* Yıldızlara olan merakım, Orion'la yakından ilgilidir.
Gökyüzünde yan yana harikulade biçimde duran
üç parlak yıldız
çocukluğumdan beri ilgimi çekerdi.
Bir gece oturdum ve bu üç yıldızla
çevresindeki yıldızları kağıda aktardım.
Aradan zaman geçti. Bir gün ansiklopediyi karıştırırken yıldız haritaları bölümünde
benim çizdiğim haritanın aynısını gördüm.
Orion...
Yunanlılar Orion'u bir avcıya benzetmişler.
Araplar Orion'a El-cebbâr derlermiş.
Bahsettiğim üç yıldız, avcının kemeriymiş (Cinturon de Orion).
Yandaki resimde avcının sağ omzunu Betelgeuse,
sol omzunu Bellatrix;
sağ dizini Saiph,
sol dizini ise Rigel isimli yıldızın oluşturduğu görülmekte
(*) Yun. mit.:Poseidon'un oğlu olan dev avcı. Artemis tarafından öldürüldü ve takımyıldıza dönüştürüldü. Büyük Larousse
Tuesday, March 28, 2006
Kargaşa. Anılacak günlerim olmadı mı benim? Ayaklarımın korkusuzca çiçeklendiği, silâhıma yapışıp sabahın serinliğini beklediğim, kuzey gemileriyle sağır olduğum günler, sepet örmeyi unuttuğum günler olmadı mı? Ey geceyi ve kahverengi bir düzeni taşıyan ellerim! Yüzümün uğultusuyla şaşırtın beni. O karanlık ormanı yangına vurun. Çünkü ben de kaçarken ardımda kalanları yakıyorum. Ama iyi biliyorum yıldızları, ama yıldızların tanrıların da üstünde parladıklarını, anılacak günlerimin gitgide yok olduğunu biliyorum.
Kargaşa. Ve kolayca yıkılan inançlarım benim, benim en sağlam, en dağınık ellerim. Sabahı nasıl tetikte bekliyorum. Şafakla damar damara nasıl seviştiğini görmek için bilgeliğin. Ve onarıyorum nasıl hızla kendi gücümü. Nasıl bir soylu boşluğa çılgınca kanayorum. Ey yangınlar artığı! Her yangından arta kalan bir şey, her yangından arta kalan
gerçek şey
çoğalt beni.
-İsmet Özel-
şimdi uzaklarda olan mürşidim...
Bir dize de İsmet Özel'den var aklımda.
Bir Yusuf Masalı'nda diyor ki:
"Bize ait olan ne kadar uzakta!"
Monday, March 27, 2006
"Yoksa insan, her arzu ettiği şeye sahip mi olacaktır?"
Büyükayı'nın gökyüzünde kolay seçilebildiğinden bahsetmiştim. Van Gogh da bu tablosunda resmetmiş Büyükayı'yı.
Sunday, March 26, 2006
Geceyi seyre dalan, uykuyu istemez, uykudan kaçar.
Gece gayb güzelliğinin duvağıdır;
gündüz, nereden eş olacak geceye?
Hz. Mevlana

Akşamları başımı göğe çevirdiğimde kolayca seçebileceğim bu takımyıldız, kendisini nadiren görebildiğim bir Orion kadar cezbetmiyor beni, doğruya doğru. Ancak geçen okuduğum bir hadis-i şerif ile nazarımda farklı bir anlam kazandı Büyükayı. Bir blog edinip "anlatmaya" ihtiyaç duyduğum an, bu andır.
Büyükayı'nın yedi yıldızının çizdiği şekli insanoğlu ilkçağdan beri bir şeylere benzetmiş. Çinliler hükümdar arabasına, Mısırlılar suaygırına, Galyalılar yabandomuzuna, Anglosaksonlar kepçeye, Romalılar yedi öküzlü bir arabaya benzetmişler. "Büyükayı" adı ise Yunanlılar'dan miras bize. Zeus tarafından ayıya dönüştürülen prenses Callisto'yu tanımlıyormuş çünkü.
Bense bu takımyıldızı trene benzettiğimi çok sonra anladım. Bütün dünya tarih boyunca onu bir şeylere benzetirken, hiçbir benzetme kaygısı duymadan boş boş bakıyormuşum çünkü, öküzün terene baktığı gibi. Böylece o da tren oluyormuş benim bakışımda. Ama şimdi konumuz öküz değil, ayı...
Büyükayı takımyıldızı Araplar tarafından, "üç ağıtçının izlediği bir tabut"a benzetilegelmiş. Belki de Araplar, yüce peygamberin (s.a.v.) bir hadisini bu takımyıldızla birlikte tefekkür ediyorlardı:
Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri baki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır."
Buhâri, Rikâk 42; Müslim, Zühd 5, (2960); Tirmizi, Zühd 46, (2380)






