Monday, September 23, 2013


Lord Robert: Marry me.
Elizabeth: On a night such as this, could any woman say no?
Lord Robert: On a night such as this, could a queen say no?
Elizabeth: Does not a queen sit under the same stars as any other woman?

Tuesday, September 04, 2012

SEN OLMASAN
Sen olmasan... Seni bir lâhza görmesem yahut,
Bilir misin ne olur? 
Semâ, güneş ebediyyen kapansa, belki vücut
Bu leyl-i serd ile bir çâre-i teennüs arar,
Ve bulur;
Fakat o zulmete mümkün müdür alıştırmak
Bütün güneşle, semâlarla beslenen rûhu,
Bu rûh-ı mecrûhu?..
Sen olmasan... Seni bulmak hayâli olsa muhâl,
Yaşar mıyım dersin?
Söner ufûlüne bir lâhza kâil olsa hayâl;
Soğur, donar, kırılır senden ayrılınca nazar;
Ne hazin
Gelir hayât o zaman hem vücûda, hem rûha,
Yaşar mıyız seni kaybetsek âh ben, kalbim,
Bu kalb-i muztaribim?..
...
Tevfik Fikret'ten...

ANTARES

Geçen akşam arkadaşlarla büyük bir terasta kahve keyfi yaptık.
13’ündeki parlak ay, yıldızlar ve aydınlatılmış camilerden oluşmuştu manzaramız. 
Kahvenin tesiriyle sanırım, Emrah’a dönüp, 
“Bana bir yıldız göster, sana onunla ilgili bütün bilgileri vereyim.” diyerek artislik yaptım.
(bkz: aslan burcu erkeğine yapılmaması gerekenler)
“Peki öyleyse” dedi, gökyüzüne bakındı, güneye doğru parmağıyla işaret edip, 
“Şu yıldız!” dedi.
Gülümsüyordu ve içinden de kıs kıs gülüyordu sanırım.
Gösterdiği tarafa bakınca, onunla tamamen zıt sebeplerden ben de gülümsemeye başladım.
Çünkü bir süredir burada anlatmaya hazırlandığım, hakkında araştırma yaptığım yıldızı gösteriyordu: Antares’i…
Tevafuk zincirinin en parlak halkası da Emrah eliyle böylece yerleşiyordu yerine.
Küçük Prens’ten ezberlediğim bir cümle var:
“Gizem, fazlasıyla şaşırtıcı olduğu zaman, ona itaat etmekten başka çare yoktur.”
Tevafukların sebep olduğu bu gizem yüzünden, Antares’in hayatımdaki yeri gün be gün derinleşiyor.
Ona yöneliyorum. Ona yönlendiriliyorum bir şekilde.
Ve bağlanıyorum ona.
“Bak Emrah” dedim, 
“Akrep takımyıldızında yer alan Antares, gökyüzünün en parlak yıldızlarından. Turuncu-kırmızı rengi ve takımyıldızın merkezindeki yeri yüzünden Akrepyüreği, Kalbü’l-akreb, Cor Scorpii, Surh, Vespertilo gibi isimleri var.
Antares... (Anti=Benzer, yerine) + (Aris=Mars)
‘Anti’ ön eki bir şeyin tersi anlamında kullanılsa da burada benzerliği anlatıyor. 
Yıldızın adı, kızıl gezegen Mars’a benzerliğinden... ”
O meşhur Ankara aksanıyla Emrah’ın “Yeter la anladık” der gibi baktığını hissedince anlatmayı kestim. 
Aşağıdaki resimde solda yer alan turuncu yıldız...

Kaynak: NASA

Sunday, August 26, 2012

SINIRLA(N)MAK ÜZERİNE 

Ömer Faruk'a...


İftar öncesindeki bir-iki saat boyunca, açlığın ve susuzluğun tesirinden biraz olsun sıyrılmak için, bünyeyi de fazla yormadan yaptığımız bir faaliyet  olurdu eskiden. Buna "oruç eğlemek" denirdi bizim orda. Çocukken, dedemin elinden tutup sokaklarda yürüyerek, biraz büyüyünce de arkadaşlarımla çarşılarda gezerek eğlerdik orucu.

Bu ramazanda ise, klimalı, karanlık bir salonda film izledik. Bu filmler içinden peş peşe izlediğimiz iki tanesinde aynı yıldızın ismi geçti: Antares... İlk filmde bir kır atın adıydı. İkinci filmde ise dünyaya çarpacak olan bir gezegen tarafından perdelenmekle anıldı. 


***

4-5 yil önce bilgisayara Stellarium programını kurunca yıldızlara yeni  imkanlarla  bakmanın coşkusunu yaşamıştım. Teknoloji ilerledi ve yeni sürümler çıktı. Ramazanda telefona Star Walk programını kurdum. Telefonu tuttuğum yöndeki gök cisimlerinin bilgisine  sahip olabilecektim bu programla. Kurduğum gece telefonu yukarı kaldırdım ve ekranda ilk gördüğüm yıldız Antares oldu. 
***
Hayatta peşinden gittiğimiz şeylerin ardından bizi sürükleyen duygu, bazen sadece meraktır. O şeyle aramızda bir ünsiyetin varlığına inanıyor ve bunu hissediyor da olabiliriz. Peki, merak uyandırmakta ve ünsiyet peydah etmekte, "gerçekleşen bir dizi tevafuk" gibisi var mıdır? Yazının başlığının Antares oluşu, tevafukların uyandırdığı merak ve kazandırdığı aşinalığa örnek teşkil etmesinden.

Merak duygusu sevginin yerini tutmasa gerek. Necmi’de, yani bu blogta, bahsini ettiğim şeylerin gerçekten sevdiğim, bildiğim şeyler olması beklenebilir. Belki adım Necmi. Ve evet, göktekilere nazar ettim. Hepsini, hatta kara delikleri bile çekici buluyorum (her kara deliğin, kendisine simetrik biçimde bir ak delikle tamamlandığı söyleniyor). Ne var ki, burada yeni bir yazı yazmayalı yıllar olmuş. Eskiden çok düşünmeden kolayca yeni bir şey ekleyebiliyorken, şimdi mevzudan öyle uzaklaşmışım ki, gökyüzünden bahsini açabileceğim binlerce seçeneğin her biri ile aramdaki mesafeler eşitlenmiş. Hepsine eşit uzaklıkta olunca yapacağım tercih için bir sınırlamaya ihtiyaç var. Aksi takdirde yazmak, blogu tekrar canlandırmak müşkil. İşte bugün burada, gerçekleşmiş bir dizi tevafukun sınırlaması  sayesinde Antares’i seçerek, yeniden başlıyoruz gece hayatına.

Friday, March 20, 2009


Ton message à la Grande Ourse
Et la trajectoire de la course
Un instantané de velours
Même s'il ne sert à rien va
Le vent l'emportera
Tout disparaîtra mais
Le vent nous portera

Saturday, December 20, 2008

Mallory: Nereye gidersek gidelim,
veya ne olursa olsun Mickey,
yıldızlara baktığımda,

senin de aynı yıldızlara baktığını bileceğim!
Mickey: Aynı yıldızlara, bebeğim!


(Natural Born Killers filminden)

Saturday, November 15, 2008

-RİYÂZU'S SÂLİHÎN-
HİLÂLİ GÖRDÜĞÜ ZAMAN NE DİYECEĞİ BÂBI

1/1229- Talha bin Ubeydullah radıyallahu anh diyor ki:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, hilâli gördüğü zaman:

"Allah'ım!
Onu üzerimize emniyet ve îmânla,
selâmet ve İslâm'la doğdur.
Ey doğruluk ve hayır ayı!
senin de benim de Rabbim Allah'tır."

derdi.
[Tirmizî rivayet etmiş ve hasen hadîstir, demiştir.]
LEYLÂ VE MECNUN'DAN...



Bu, Leylî'nün mâh ile münâzara kıldugıdur
ve
Hurşîd kimi şevk odına yakıldugıdur



















K'ey gâh kadüm kimi hamîde
Gâhî pür olan misâl-i dîde 1288

Geh zâhir olan mana gamum tek
Geh gâib enîs ü hem-demüm tek 1289


Şâhiddür ana bu inkilâbun
Kim âşıkısen bir âftâbun 1290

Hicrânı ilen nizâr olupsen
Ser-geşte-i rûzgâr olupsen 1291

Ey mihnet-i aşkdan haberdâr
Gör Tanrı içün ne mihnetüm var 1292

Kıl şu'le-i âhuma nezâre
Ger var ise rahmun eyle çâre 1293

Seyr eyle fezâ-yı her diyârı
Gez cümle-i deşt ü kûhsârı 1294

Gör handadur ol menüm penâhum
Şâhum mâhum ümîd-gâhum 1295

Hâl-i dilüm ana arza eyle
Bi'llâh nişe gördün ise söyle 1296

Tâ vakt-i seher bu idi hâli
Teşvîşden olmaz idi hâlî 1297

Mürg-i seherî çekende âvâz
Eylerdi bir özge nevha âgâz 1298

K'ey vây tükendi mâye-i ömr
Hurşîde erişdi sâye-i ömr 1299

Demdür der-i fursat ola mesdûd
Müşkil görine beyân-ı maksûd 1300

Demdür uyana yuhudan agyâr
Şerh-i gam ü derdüm ola düşvâr 1301

Men ahter-i burc-i iştiyâkem
Men şem'-i serâçe-i firâkem 1302

Gündüz habsüm gece necâtum
Gündüz mevtüm gece hayâtum 1303

Olmış dünüme günüm mutâbık
Gün görmez imiş belâlu âşık 1304


Fuzulî

Sunday, October 19, 2008

GÖĞE BAKMA DURAĞI

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrı'ya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

TURGUT UYAR

Saturday, October 18, 2008

Stardust filminden burada bahsedişim "necmi" temasından kaynaklanmıyor sadece; seyretmekten gerçekten keyif aldığım bir filmdi. Filme dair çok şey söyleyebilirim lakin Duvar'dan bahsetmekle yetineceğim.

Geçmenin yasak olduğu bölgeyle köyün arasında, üzerinden rahatça atlanılabilecek kadar alçak bir duvar... Bu duvarın sadece tek yerinde mevcut bulunan bir gedik ve bu gediğin önünde bekleyen ihtiyar bekçi... Ve insanların duvarı geçemeyişi...

İnsanı engelleyen 'duvar'ın, onun kendi duvarı olduğunu anlatmak için seçmişler sanki bu sembolleri.
KİTÂB-I CABBÂR KULU'NDAN... ...

Hazret-i Ali yine suâl ider ki: Yâ Rasûla’llâh! Allâh Teâlâ’ya nirede irişdün, dîdârını nirede gördün?

Hazret-i Sultân eydür: Yâ Ali! Allâh Teâlâ’nın dîdârını, yetmiş bin hicâbdan yukarıda gördüm.

Hazret-i Ali: Yâ Rasûla’llâh! Hicâb diyü neye dirsin, didi.

Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Ali! Hicâb diyü ana dirler ki, yir ile gök arasına bir hicâb dirler. İkinci gök arasına iki hicâb, dirler. El kıssa anlansın ki, yedi kat göğe yedi hicâb dirler. İşte, yetmiş bin hicâb didiğüm, yedi kat gökden yukarudadur.

Hazret-i Ali eydür: Yâ Rasûla’llâh! Bu hicâbların arası, uzak mıdur?

Hazret-i Sultân eydür: Yâ Ali! Yedinci kat göğe çıkıncaya dek, her hicâbın arası, beş yüz yıllık yoldur. Andan yukaru hicâblarun arası, bu didüğim hicâblardan uzakdur. Ne kadar uzakdur dirsen, arşdan yukaru olan hicâbun arası, bin yıllık yoldur. Dahi, andan yukarı hicâbun arası, bin beş yüz yıllık yoldur. Hâsıl-ı kelâm anlansın ki, bu hicâbların arası, birbirinden beşer yüz yıllık farklıdur, uzakdur.

Hazret-i Ali eydür: Yâ Rasûla’llâh! Bu yetmiş bin hicâbın içinde mahlûk var mıdur?

Hazret-i Sultân buyurdu ki: Canlı mahlûk yokdur, Yâ Ali!

Hazret-i Ali eydür: Ya ne var, ne gördün, didi.

Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Ali! Çok acâyib hikmetler gördüm. Ammâ, bir acâyib şey gördüm ki, taaccüb idecek şeydür.

Hazret-i Ali: Nedür?

Hazret-i Sultân: Yedi kat gökten yukaru, dört hicâb giçtikden sonra, beşinci hicâbda bir yıldız gördüm, durur. Bu ne yıldız dir iken, gördüm ki ol yıldız yirinden kopdu, bana karşu uçup geldi, indi. Ol yıldız ayağıma düşdü. Titreyirek ayağıma sürünür. Kendü kendüni sürer. Safâ geldin yâ Nebiyya’llâh, dir. Türlü türlü ta’zîmler ider hâl diliyle. Eyitdüm ki:

-Yâ yıldız! Benüm Nebî idüğimi neden bildün?

Yıldız eydür: Yâ Muhammed! Senün Nebî idüğini, Allâh Teâlâ bana bildürdi.

Eyitdüm ki: Şimdi mi bildürdi, didüm.

-Senün Nebî idüğini, Hak Teâlâ beni halk itdüği zamân bildürdi.

Eyitdüm ki: Yâ yıldız! Sen ne zamândan berü bu yirdesin?

Yıldız eydür: Yâ Muhammed! Yaradıldığımı bilürem. Ammâ kaç sene olduğunu bilmezem, didi.

Niçün bilmezsin, didüm.

-Okumak, yazmak bilmem, anın içün bilmezem, didi.

Eyitdüm ki: Yâ yıldız! Yaradılandan berü, bu mekânda durur musun, didüm.

Yıldız: Gâh duraram, gâh durmazam.

-Durmaduğun zamân, nireye gidersin?

-Arşa sefer iderem, yâ Rasûla’llâh.

Eyitdüm ki: Yâ yıldız! Arşdan anarı gitmez misin, didüm.

-Gitmem, didi.

Arşun niresine dek varursun, didüm.

-Melâike göründüği yire dek varuram.

Melâikeyi görür misin, didüm.

Görürem, didi.

Arşa kaç yılda varur, gelürsin, didüm.

-Varup gelmem kırk bin yılda hâsıl olur.

Hazret-i Sultân eydür: Mi’râç idüp gelenden sonra, Cebrâîl’e suâl itdüm. Didüm ki: Yâ karındaşım Cebrâîl! Sana, bir suâlim var.

-Nedür, yâ Muhammed!

-Suâlim oldur ki, arşdan bir yıldız doğar mı, gördün mü?

-Gördüm, yâ Muhammed!

Nasıl doğar, didüm.

Kırk yılda bir kerre doğar, didi.

Ol yıldızı kaç kerre gördün, didüm.

Sekiz bin kerre gördüm, didi.

Eyitdüm ki: Yâ Cebrâîl! Senden gayri dahi görmüş var mı, didüm.

Var, didi: Mikâîl, İsrâfîl, Azrâîl, bunlar da gördüler, didi.

Anlar ne kadar gördüler ola, didüm.

Anlar benden büyükdür; ne kadar gördüklerini bilmem, didi. Kendilerine suâl eyle, didi.

Mikâîl’e suâl itdüm. Didüm ki: Arşdan yıldızı kaç kerre gördün?

-Yâ Muhammed! On altı bin kerre gördüm.

İsrâfil’e suâl itdüm: Arşdan doğan yıldızı kaç kerre gördün?

-Yirmi dört bin kerre gördüm.

Andan Azrâîl’e suâl itdüm: Yâ Azrâîl! Arşdan doğan yıldızı kaç kerre gördün?

-Otuz bin kerre gördüm.

Eyitdüm ki: Yâ Azrâîl! Bu kadar ömür geçürmişsin, sen de ne gördün dünyâda, didüm.

Azrâîl eydür: Yâ Rasûla’llâh! Bunca mahlûk gördüm, geldi, gitdi, kangı birin diyelim?

...

Friday, October 17, 2008

MÜNÂCÂT

Hak-Teâlâ azamet âleminin pâdişehi
Lâ-mekândır olamaz devletinin taht-gehi 1

Hâsdır Zât-ı İlâhîsine mülk-i ezelî
Bî-hudûd anda olan kevkebe-i lem-yezelî 2

Eser-i hikmetidir yerle göğün bünyâdı
Dolu boş cümle yed-i kudretinin îcâdı 3

İzzet ü şânını takdîs kılar cümle melek
Eğilir secde eder pîş-i celâlinde felek 4

Emri vech üzre yer eyler gece gündüz hareket
Değişir tâzelenir mevsim-i feyz ü bereket 5

Pertev-i rahmetinin lem’asıdır ayla güneş
Tâb-ı hışmından alır alsa cehennem âteş 6

Şerer-i heybet-i ulviyyesidir yıldızlar
Anların şu’lesi gök kubbesini yaldızlar 7

Kimi sâbit kimi seyyâr be-takdir-i Kadîr
Tanrı’nın varlığına her biri bürhân-ı münîr 8

Varlığın bilme ne hâcet küre-i âlem ile
Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile 9

Göremez zâtını mahlûkunun âdî nazarı
Hisseder nûrunu ammâ ki basîret basarı 10

Vahdet-i zâtına aklımca şahâdet lâzım
Cân ü gönlümde münâcât ü ibâdet lâzım 11

Neş’e-i şevk ile âyâtına tapmak dilerim
Anla var Hâlik’ıma gayri ne yapmak dilerim 12

Ey Şinâsî içimi havf-ı İlâhî dağlar

Sûretim gerçi güler kalb gözüm kan ağlar 13



















Eder isyânıma gönlümde nedâmet galebe
N’eyleyim yüz bulamam ye’s ile afvım talebe 14

Ne dedim tevbeler olsun bu da fi’l-i şerdir
Benim özrüm günehimden iki kat bed-terdir 15

Nûr-ı rahmet niye güldürmeye rûy-ı siyehim
Tanrı’nın mağfiretinden de büyük mü günehim 16

Bî-nihâye keremi âleme şâmil mi değil
Yoksa âlemde kulu âleme dâhil mi değil 17

Kulunun za’fına nisbet çoğ ise noksânı
Ya anın kahrına galib mi değil ihsânı 18

Sehvine oldu sebeb acz-i tabiî kulunun
Hem odur âlem-i mâ’nide şefî’i kulunun 19

Beni afveylemeğe fazl-ı ilâhîsi yeter
Sanma hâşâ kerem-i nâ-mütenâhîsi biter 20

ŞİNÂSİ

Sunday, December 02, 2007

YILDIZLARA GİTMEK

Vincent Van Gogh, bir mektubunda şöyle demiş:
"Belki de ölüm, bir ressamın yaşamındaki en güç şey değil.
Onlar hakkında hiçbir şey bilmediğimi söylemeliyim,
ama yıldızlara ne zaman baksam
hemen hayal kurmaya başlıyorum;
tıpkı haritada kentlerin ve kasabaların yerlerini gösteren
siyah noktalara baktığım zamanlardaki gibi...
Düşünüyorum da, gökyüzünde parıldayan o noktalar,
neden bizim için Fransa haritasındaki siyah noktalardan
daha erişilmez olsun ki?
Tıpkı Tarascon ya da Rouen'e gitmek için trene bindiğimiz gibi,
bir yıldıza gitmek için de ölümden yararlanıyoruz."


...

Bu satırlar bana Küçük Prens'i ve onun gidişini,
sonra Saint-Exupéry'yi ve onun gidişini hatırlatıyor.


"Ah! Küçük Prens,

işte böylece, yavaş yavaş anlamaya başladım,
senin o küçük, hüzünlü hayatını.
Uzun zamandır, tek büyük eğlencen,
günbatımını izlemek olmuş."

Küçük Prens, Bölüm 6

Wednesday, October 31, 2007

Âsmân ber tu âşık-est çu mâh
Lâ-cerem hem-çu men'ş nîst karâr

(Gökyüzü de ay gibi sana aşıktır; şüphesiz benim gibi
onun da karar ve sükûnu yoktur.) [?]

Tuesday, March 13, 2007


Gözü yaşlıların hâlin ne bilsin merdüm-i gâfil

Kevâkib seyrini şeb-tâ-seher bîdâr olandan sor

Fuzûlî

(Gafiller ne bilir gözü yaşlıların hâlini!
Yıldızları seyretmeyi geceden sabaha kadar uyumayanlardan sor.)

Thursday, February 08, 2007

OLGUNLUK YAŞI: İNSAN VE KAMER

Yusuf Suresi'nin 22. ayeti-i kerimesinde Hazreti Yusuf'tan bahsedilerek şöyle deniyor: "Olgunluk çağına erişince ona hikmet ve ilim verdik. İşte biz, iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız."

Tefsirciler bu ayet-i kerimede bahsedilen olgunluk çağının hangi yaşa tekabül ettiğini çeşitli yöntemlerle bulmaya çalışmışlar. Giritli Sırrı Paşa'nın Yusuf Suresi Tefsiri meşhurdur. Sırrı Paşa yukarıdaki ayeti tefsir ederken Fahreddin Razi'nin "olgunluk yaşı" ile alakalı açıklamasına yer vermiş. Dinî ilimlerde olduğu kadar matematik, astronomi, tıb alanında da büyük bir âlim olan Fahreddin Razi, olgunluk yaşını ayın durumu ile izah ediyor:

"İnsan bünyesi ilk başından olgunluğa ulaşıncaya kadar her gün azar azar artıp ilerlemekten geri kalmaz. Olgunlaştıktan sonra da büyüyüp gelişmekten eser kalmayıncaya kadar gerilemeye eksilmeye başlar. Bundan dolayı insanın hali ayın haline benzer. Çünkü ay da önce dilberin kaşı gibi zayıf bir hilal şeklinde görülür. Sonra yavaş yavaş aydınlık kısmı büyüyerek tam bedir olur. Dolunay olduktan sonra eksilip gerileyerek gözlerden gizlenir. İşte ayın hali budur.
Buna göre deriz ki, ayın devir süresi 28 gün ve küsur saattir. Bu dönem dört kısma bölününce yedişer gün düşer. Bundan dolayı insanın bedenini de yedişer yedişer dönemlere ayırdılar. Şöyle ki: insanın doğumundan itibaren yedi senelik dönemi tamamlanıncaya kadar yaratılışı zayıf, bedeni ince olur. Yedi yaşına girince kendisinde anlayış, zeka ve kuvvet eserleri ortaya çıkarak 14 yaşını bitirinceye kadar bunlar artar ve gelişir. 15. seneye girince de üçüncü yediye girmiş olur. İşte bu yaşta akıl olgunluğa kavuşur, çocuk büluğa erer yani mükellef baliğ olur. Sonra 21 yaşını tamamlayıncaya kadar bu şekilde ilerler. 21'inde üçüncü yedi tamam olur. Delikanlı 22 yaşına girer. İşte dördüncü yedilik olan bu dönem büyüyüp gelişmenin sonudur. Bundan dolayı 28 yıl tamam olunca insan bu yaştan vukuf zamanına geçer. Gencin olgunluğa eriştiği zaman bu zamandır. Bu beşinci yedilik dönemin sonunda insan 35 yaş dönümünü bitirmiş olur. Şurası da muhakkaktır ki, bu mertebeler kişiden kişiye az ve fazla olabilir. İşte bu en olgun çağ, insanın 29. yaşından başlar 33'e kadar sürer. Bazen 35'e kadar da devam eder. Bu husustaki akıl yolu işte budur. Her şeyin hakikatini Allah Teala bilir."

Monday, November 27, 2006

EDEBİYATTA SÜREYYA (ÜLKER)

Bu başlıkta Ülker (Süreyya) Yıldız Kümesi'ne dünya edebiyatının bakışını, şiirlerde Süreyya'nın nasıl anlatıldığını bulabildiğim örneklerle yazmak üzere pc başına oturdum. Bir yandan Bayati Mevlevi Ayinini dinliyorum. Ayindeki en sevdiğim bölüm söyleniyor ben de ezberlemeye çalışıyorum. Ne âlâ... O da ne, bir kelime duyuyorum: Süreyyâ!
Süreyyâ kelimesi geçiyor ayindeki üçüncü selamda, hemen bunu yazayım Necmi'ye diyorum:)

kad eşrekadid dünya min nuru hümeyyâna
vel bedrü alâ sakivel ke'sü süreyyânâ

(şarabımızın nuru ile dünya aydınlandı.
ay sakimizin ve kadeh de ülker yıldızımızın üzerindedir.)

Böyle demiş Hazreti Mevlana.
Aslında romantik şiirlerden önce Hayyam'ın şiirinden örnek vermeyi planlamıştım ama dinlediğim ayinde duydum ya Sürayya'yı, tam zamanında, plan yok artık. İçimden geldiği gibi yazıyorum:

Ay alçaldı
Ülker de battı.
Gecenin yarısı geçti
Ve yaşam hızlanıyor.
Bense yatakta yapayalnızım.

İçinden geldiği gibi yazmış Sappho, milattan önce altı civarında.
...

Peter Grimes'in ve Housman'ın dizelerini kendi dilleriyle aldım. Malum, Plaides ya da Pleiads Ülker'in batıdaki adı :

Now the Great Bear and Pleiades where earth moves
Are drawing up the clouds of human grief,
Breathing solemnity in the deep night

Peter Grimes

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

The Rainy Pleiads Wester

The rainy Pleiads wester,
Orion plunges prone,
The stroke of midnight ceases
And I lie down alone.

The rainy Pleiads wester,
And seek beyond the sea
The head that I shall dream of
That will not dream of me.

Alfred Edward Housman

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Yıldızların Altında isimli Tübitak yayını olan elimdeki kitap, hazır bazı örnekler sundu. Bu bağlamda şunları ekleyebiliriz:

Manilius,

"dişi yıldızlardan oluşan ince, bulutsu iz" diye bahsediyor Ülker'den.


Arap şair İmruü'l-Kays,

"Ülker'in gök kubbede mücevherlerle süslü ipek bir kuşağın katları gibi göründüğü saat"ten söz ediyor.

İranlı şair Sadi ise:

Toprak mine parçalarıyla kaplanmış gibiydi

Ülker'in dizi dizi yıldızları sanki ağaç dallarından sarkıyordu..

diyor.

Hesiodos bu yıldızlara güçlü bir tarımsal rol veriyor:

Atlas kızları Ülker yıldızları yükselince

Güneş'in önü sıra, tanla ağaran göklerde

Biçme zamanı gelmiştir ve batınca da

Sabahla aydınlanan batıda ekme zamanıdır..

Vergilius ise uyarıyor:

Ülker'in batışından önce ekime başlayan

Kimileri -artışa bakıp sevindilerse de-

Yabani yulaf biçtiler buğday yerine..

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Ömer Hayyam'ın Ülker'den bahsettiği şiire gelince... Hayyam bu rubaisinde, dünyanın bir öküzün boynuzu üzerinde durduğunu zanneden ve gökyüzündeki boğa (ya da öküz) burcunun gelecekten haber verdiğini düşünen o devrin insanlarını hicvediyor:

Gökyüzünde bir öküz var ki adı Ülker'dir

Başka bir öküz de yerin altında saklıdır

Sen ey zeka, gözünü aç da bu iki öküzün

Arasında ne kadar eşek bulunduğunu gör.

Thursday, November 09, 2006

Ülker (Süreyyâ; Pervin) Yıldız Kümesi

"Resulullah (S.A.V.) Efendimizin kırmızı kılcal kan damarları ile dolu akları olan iri siyah gözlere sahip olduğunu söylerler. Kuvvetli bir görüş kudretine sahip bir kimse olarak, Sureyyâ (Ülker) burcundaki on bir adet parlak yıldızı seçip sayabiliyordu." Muhammed Hamidullah

Kaynaklara göre Efendimizin baktığı ve seçip saydığı yıldızlar işte burada.

Ülker'in dahil olduğu Boğa takımyıldızına bakınca bu yıldızları seçip sayabilmenin nasıl büyük bir kudret olduğu daha iyi anlaşılıyor. Çünkü söz konusu yıldız kümesi (literatürde Pleiades diye anılıyor bu küme), Boğa Takımyıldızı içinde (resimde sağ üstte) çok küçük bir alanda yer alıyor.

Ülker'i gökte kolayca bulabilmek için bir tarif verelim. Necmi okurunun alışkın olduğu biçimde yine Orion'un kemerinden yola çıkacağız tarif ederken. Kemerden sağ tarafa doğru bir hayali çizgi çekelim bu kez (sol tarafa çizgi çekip Sirius'u bulmuştuk daha önce)


Bu çizgi sayesinde Boğa Takımyıldızı'na ulaşıyoruz. Pleiades'i burada görmek kolay, sağ üstte duruyor işte. Gökyüzünde de görebilmeyi umuyorum kendim ve okurum için. Zira bu aylar, Orion'u Türkiye'den görmenin kolay olduğu aylar.

Sunday, November 05, 2006

Aşkın teli kalbin telidir cevre dayanmaz
Cânâ hazer et, sonra kopar pek gerilince
Çok tel kırılır sîne-i kânun-ı cihanda
Nâ-ehline mızrâb-ı tasarruf verilince

EŞEK VE LİR
Bir eşek bakmış, çayırda bir lir duruyor,
yaklaşmış, dokunmuş tellere nallarıyla,
inlemiş teller.
"Doğrusu güzel bir alet,
ama çalmasını..." demiş, "bilmediğimden ben,
bana düşmesi ne şanssızlık!
Çalgıdan anlayan biri bulsaydı,
bu lir herkesin kulaklarını
okşardı tanrısal ezgileriyle!"
-Ezop-
(Phaedrus'un lirizmi ile)

Wednesday, September 13, 2006

Gönlüm göğünün yıldızının hiç adedi yok
Her burçta benim bin güneşim, bin kamerim var

Niyazii Mısrî

Wednesday, August 16, 2006

GÖKBİLİMCİ

Arkadaşımla birlikte yaşamakta olduğumuz mabedin gölgesinde, kör bir adam tek başına oturmakta. Arkadaşım adamı bana gösterdi: "Memleketimizin en bilge adamı, bu!"
Bunun üzerine, arkadaşımdan ayrılıp kör adama doğru gittim; onu selamladıktan sonra konuşmaya koyulduk.
Biraz sonra ona sordum: "Saygısızlığımı mazur görün ama, ne zamandan beri siz böyle körsünüz?"
-Doğduğum günden beri.
-Siz hangi bilgelik unsurlarına göre yaşamınızı ayarlıyorsunuz?
-Ben gökbilimciyim.
Sonra da, elini göğsüne getirerek sözünü tamamladı:
"Tüm bu güneşlerle ayları ve de yıldızları gözlemlerim."

Halil Cibran, Deli
ORİON

Ne güzel onu seyretmek...
Acaba orada mıdır diye yukarı bakmak, yani gökte aramak onu; gökte bulmak...

Öğrendim ki Orion'da daha ne güzellikler varmış. Orion Nebula'dan bahsediyorum. Orion takımyıldızı içinde yer alan bir buluttan..

Yerini göstereyim evvela, sonra bu güzelliği seyre çıkalım:

Ben merak ediyorum. Yani Orion'a bakıyoruz, tamam. Görüyoruz, güzel. Ama ya göremediklerimiz? Onlar ne oluyor? Orion'daki Nebula'yı teleskoplarla çekilen bu fotoğraflar olmasa göremeyeceğim mesela.

Ya hep böyleyse? Yani bakıyorsak ve göremiyorsak? O zaman kayıpta hissetmemiz gerekmez mi kendimizi?

Bazen şöyle oluyor, bakıyorum gece aya, onu görmekle öyle mutlu oluyorum ki, biri çıkıp "orada taş toprak değil de yakut tepeler var" falan dese, şöyle diyebilirim: "tabi öyle, orada gerçekten yakut tepeler var." Sonra o bana: "gerçek değildi söylediğim, ay işte... taşlar, kumlar var." dese, belki cevap olarak "hayır, orada yakut tepelerin olduğuna inanıyorum ve bu inanç beni mutlu ediyor." diyebilirim.


Konuşmayı çok istediğim bir konuda sözler söylemek niyetindeydim. Lakin anlatamıyorum. Halil Cibran anlatabilir, onu dinlemeli: Gökbilimci!

Tuesday, August 15, 2006

Heme hoftend ve men dil-şode râ hâb ne-bord
Heme şeb dîde-i men ber-felek istâre şomord

Hazreti Mevlana

(Herkes uyudu, gönlünü kaptıran ben âşık ise uyumadım.
Bütün gece gözlerim gökte yıldız saydı.)

Saturday, August 12, 2006

Şİ'RÂ YILDIZI: SİRİUS
Kur'an-ı Kerim'de Necm Suresi'nde, 49. ayette Sirius yıldızı Şi'râ Yıldızı diye zikrediliyor: "Doğrusu Şi'râ yıldızının Rabbi de O'dur."...

Edouard Schuré'un Büyük İnisiyeler adlı kitabında ilgimi çeken bir yazı var bununla alakalı, aşağıda alıntıladım. Ömer Çelakıl'a da bu vesileyle selamlarımı sunarım. Buyrunuz:

"Sirius aslında bir çiftyıldızdır. Yani çağımızdaki son keşifler ışığında Sirius yıldızının aslında birbirleri çevresinde dönen iki yıldızdan oluştuğu anlaşılmıştır. Bu iki yıldızın birbirleri çevresinde dönüşlerinin süresi ancak son yıllarda hesaplanabilmiş olup tam 49.9 yıldır. Bu iki yıldızın birbirleri etrafında "8" çizercesine yaptıkları dönüşler de iki yaydan oluşan bir yörüngeyi oluşturmaktadır. Necm Suresi'nde Sirius (Şi'râ) adının geçtiği ayet 49'uncu ayettir ve aynı surede "iki yay" ifadesinin belirtildiği ayet ise 9'uncu ayettir. İlginç olan husus şu ki, bu surede hem o yıldızın adı verilmiş, hem de söz konusu iki yıldızın dolanım süreleri bu iki ayetin rakamlarının yan yana getirilmesi suretiyle bildirilmiştir. Yani 49 ile 9'u yan yana getirdiğimizde 49.9'u buluruz ki bu, söz konusu Sirius-A ve Sirius-B yıldızlarının dolanım süresidir."

Sirius-A solda, Sirius-B de sağda:
Ve işte iki yayı andıran yörüngeleri:

Monday, August 07, 2006

"SİRİUS" ADININ KÖKENİ

Yunanca'da "kavurucu" anlamına gelen seirios kelimesinden türemiş Sirius adı. Sirius'un şafak vaktinde yükseldiği dönem yaz mevsiminin en kavurucu günlerine denk geldiği için Helen medenîlerince bu ad verilmiş göğün en göz kamaştırıcı yıldızına. Yılın en sıcak günlerine İngilizler'in dog days demesinin sebebi de Sirius'tan başkası değil..
Sirius: Köpek Yıldızı...
...
Yıldızlar, sinema ve çeviri mevzuu birlikte anıldığında aklıma Hitchcock'un "Under Capricorn" filmi gelir. "Oğlak Burcu Altında" gibisinden bir anlam taşırken çeviri abukluğu yapıp "Kapri Yıldızı" diye isimlendirmişlerdi bu filmi.

Yıldızlar, sinema ve çeviri mevzuunu birlikte anarken zikredebileceğimiz bir film daha var ve bu filmin adı Sirius'la alakalı: Dog Day Afternoon.. "Köpeklerin Günü" diye Türkçe'ye çevrildi adı. İzlediğimde küçüktüm. Final sahnesinden çok etkilenmiştim. Orjinal ismiyle müsemma kavuruculukta -seirios-bir etki bırakmıştı bünyemde. Filmde Al Pacino'nun "hava da ne kadar sıcak!" dercesine baktığı bir sahne..

Sunday, June 04, 2006

SİRİUS Çift yıldızlardan bir çift yıldız var ki onunla ilgili araştırmalarımın sonu gelmiyor. Bu çift yıldızın adı: Sirius.. Öyle bir çift yıldız ki Sirius, onunla iştigal ederken değişik alanlara dalmaktan alamıyorum kendimi.

Sirius'tan bahsetmek üzereyken baktım ki dinler tarihi üzerine araştırmalar yapıyorum. Bir anda kendimi dinler tarihi profesörünün yanında buluverdim. Bu vesileyle tanıştık kendisiyle, iyi oldu. Geçen kantine giderken gördü beni, yanına çağırdı, kiraz yedirdi. Elimi kiraza götürdükçe hep çiftli olanları seçtim. Daha az hamleyle daha çok yiyebilmek için... Ziyan olmasın diye hepsini bitirmemi istemişti hoca. Tek olanların bir kısmı ziyan oldu.

Saturday, May 06, 2006

"İki yıldızın bir araya gelmesi... Ne büyük buluşma!"
Osip Mandelstam, The State Ode
ÇİFT YILDIZ SİSTEMİ

"Yeterince yakın olup,
birbirlerinin çevresinde dönen yıldızlara
çift yıldız sistemi adı verilir.
Yakındaki bir başka yıldızdan etkilenmedikleri sürece
iki yıldız her zaman aynı düzlemde kalacak ve
elips biçimindeki yörüngelerinde döneceklerdir.
Yörünge düzlemi, sisteme bakış doğrultumuza yakınsa,
bu yıldızların birbirini örttüğünü görebiliriz
(örten çift yıldız sistemi).
Yıldızlar normal olarak
yörüngelerinin bir bölümünde bize yaklaşıp
diğer bölümünde bizden uzaklaştıkları için
ışıkları Doppler kaymasına uğrar.
Yıldızlardan biri yaklaşırken
diğeri uzaklaşıyor olacaktır."

Michael Rowan Robinson

Monday, May 01, 2006

"Geceler boyu onun hikâyesini yıldızlara anlattım;
şimdi karşımda."

Oscar Wilde
Bülbül ve Gül

Saturday, April 08, 2006

AY'DAN DAHA PARLAKTI

Sahabeden Câbir b. Semüre (r.a.) anlatıyor:
"Bir gün mescidde oturuyorduk.
Ayın tam on dördüydü.
Tepemizde ay ışıl ışıl parlıyordu.
O sırada mescide Allah Resûlü girdi.
Ben bir aya, bir de Allah Resûlü'nun yüzüne baktım.
Kasem ederim ki,
Allah Resûlü'nün yüzü aydan daha parlaktı."

Monday, April 03, 2006

corona*

Bir gün bir öykü okudum ve... ve sonra...
Sonrasında ne olduğunu söylemeden önce öyküyü aktarayım:


"Hindistan'dan Babile dönen İskender,Fırat Nehri'ni temizlettikten sonra gemilerle denize kadar gezintiler yapmayı adet edinmişti. Gene böyle bir gezintide iken, başındaki emsalsiz tacını suya düşürdü. Yanındaki erlerden biri hemen suya atlayarak tacı buldu. Rahat yüzebilmek için de tacı başına koydu, bu vaziyette sahile kadar geldi. Babil rahipleri bunu büyük bir uğursuzluk saydılar. İskender'in öleceğine alamet kabul ettiler. Hakikaten bunu müteakip, on bir gün süren bir hastalıktan sonra büyük fatih 33 yaşında Babil'de öldü."

Çocuktum... Bunu okuduktan sonra çevremde, doğada, duyu organlarımın eriştiği her yerde, babil rahiplerinin yaptığı gibi alametler, işaretler arar olmuştum.
Gerçekleşecek olayların haberi sembollerle önceden veriliyordu ise, bu sembolleri okumanın ve ona göre hareket etmenin, yapılabilecek en akıllıca iş olduğunu düşünüyordum çünkü.
Artık hayatım bu düşünceyle birlikte aynı anda hem yaşadığım, hem de tabir ettiğim bir rüyaya dönüşmüştü.

Yaptığım tabirler isabetli çıktıkça bu işe kendimi daha fazla verdim. İsabetli hükümler vermenin, basiretimin bana malum olan boyutunu hissetmenin müthiş hazzını keşfetmiştim. Ancak bunlar kimseye anlatılabilecek şeyler değildi. Haliyle bu yolda ilerledikçe yalnızlığım arttı, içime kapandım. Yorumlarımdan isabetsiz çıkanlar da oluyordu. Bu yanılgılardan sonra yaşadığım sarsıntılar da gitgide büyümeye başladı.

Neyse ki geçti, yok şimdi işaretler "yoldaki işaretler"den gayrı... Bunlardan felah buluşum, işaretler aramaktan vazgeçişim İslam Tarihi'nden bir anekdotu kavrayınca gerçekleşti:

"...Hazreti Peygamber (s.a.v.), güçleri ve kişiliği hakkında oluşabilecek en ufak bir şüpheye karşı insanları açıkça uyarır ve " Sizlere gelecek hakkında herhangi bir bilgim veya hazinelerim bulunduğunu söylemiyorum ." derdi. Oğlunun vefatı sırasında ani bir güneş tutulması gerçekleşince insanlar bunun kutsal bir yas olduğuna hükmettiklerinde Hazreti Peygamber, bunun bir doğa olayından başka bir şey olmadığını ve insanın yaşam ve ölümüyle bir ilgisi bulunmadığını söyleyerek bu boş inancı derhal bertaraf etmişti ..."


(*)Latince'de taç anlamına geliyor corona. Hem bildiğimiz tacı, hem de güneş tutulmasında, tam tutulma esnasında oluşan güneş halkasını ifade ediyor.

Saturday, April 01, 2006

Orion*

Yıldızlara olan merakım, Orion'la yakından ilgilidir.
Gökyüzünde yan yana harikulade biçimde duran

üç parlak yıldız
çocukluğumdan beri ilgimi çekerdi.
Bir gece oturdum ve bu üç yıldızla

çevresindeki yıldızları kağıda aktardım.
Aradan zaman geçti. Bir gün ansiklopediyi karıştırırken yıldız haritaları bölümünde

benim çizdiğim haritanın aynısını gördüm.



Öğrendim ki, bu yıldız takımının bir adı varmış:
Orion...
Yunanlılar Orion'u bir avcıya benzetmişler.
Araplar Orion'a El-cebbâr derlermiş.
Bahsettiğim üç yıldız, avcının kemeriymiş
(Cinturon de Orion).


Yandaki resimde avcının sağ omzunu Betelgeuse,

sol omzunu Bellatrix;
sağ dizini Saiph,

sol dizini ise Rigel isimli yıldızın oluşturduğu görülmekte

(*) Yun. mit.:Poseidon'un oğlu olan dev avcı. Artemis tarafından öldürüldü ve takımyıldıza dönüştürüldü. Büyük Larousse

Tuesday, March 28, 2006

YILDIZLARIN UZAKLIĞINA ÖVGÜ

Kargaşa. Anılacak günlerim olmadı mı benim? Ayaklarımın korkusuzca çiçeklendiği, silâhıma yapışıp sabahın serinliğini beklediğim, kuzey gemileriyle sağır olduğum günler, sepet örmeyi unuttuğum günler olmadı mı? Ey geceyi ve kahverengi bir düzeni taşıyan ellerim! Yüzümün uğultusuyla şaşırtın beni. O karanlık ormanı yangına vurun. Çünkü ben de kaçarken ardımda kalanları yakıyorum. Ama iyi biliyorum yıldızları, ama yıldızların tanrıların da üstünde parladıklarını, anılacak günlerimin gitgide yok olduğunu biliyorum.

Kargaşa. Ve kolayca yıkılan inançlarım benim, benim en sağlam, en dağınık ellerim. Sabahı nasıl tetikte bekliyorum. Şafakla damar damara nasıl seviştiğini görmek için bilgeliğin. Ve onarıyorum nasıl hızla kendi gücümü. Nasıl bir soylu boşluğa çılgınca kanayorum. Ey yangınlar artığı! Her yangından arta kalan bir şey, her yangından arta kalan
gerçek şey

çoğalt beni.

-İsmet Özel-
"Her insanın bir yıldızı vardır." demişti,
şimdi uzaklarda olan mürşidim...

Bir dize de İsmet Özel'den var aklımda.
Bir Yusuf Masalı'nda diyor ki:

"Bize ait olan ne kadar uzakta!"

Monday, March 27, 2006

NECM suresi, 24

"Yoksa insan, her arzu ettiği şeye sahip mi olacaktır?"
Starry Night over the Rhone

Büyükayı'nın gökyüzünde kolay seçilebildiğinden bahsetmiştim. Van Gogh da bu tablosunda resmetmiş Büyükayı'yı.

Sunday, March 26, 2006

GECE

Geceyi seyre dalan, uykuyu istemez, uykudan kaçar.
Gece gayb güzelliğinin duvağıdır;

gündüz, nereden eş olacak geceye?

Hz. Mevlana
Büyükayı Takımyıldızı

Akşamları başımı göğe çevirdiğimde kolayca seçebileceğim bu takımyıldız, kendisini nadiren görebildiğim bir Orion kadar cezbetmiyor beni, doğruya doğru. Ancak geçen okuduğum bir hadis-i şerif ile nazarımda farklı bir anlam kazandı Büyükayı. Bir blog edinip "anlatmaya" ihtiyaç duyduğum an, bu andır.

Büyükayı'nın yedi yıldızının çizdiği şekli insanoğlu ilkçağdan beri bir şeylere benzetmiş. Çinliler hükümdar arabasına, Mısırlılar suaygırına, Galyalılar yabandomuzuna, Anglosaksonlar kepçeye, Romalılar yedi öküzlü bir arabaya benzetmişler. "Büyükayı" adı ise Yunanlılar'dan miras bize. Zeus tarafından ayıya dönüştürülen prenses Callisto'yu tanımlıyormuş çünkü.

Bense bu takımyıldızı trene benzettiğimi çok sonra anladım. Bütün dünya tarih boyunca onu bir şeylere benzetirken, hiçbir benzetme kaygısı duymadan boş boş bakıyormuşum çünkü, öküzün terene baktığı gibi. Böylece o da tren oluyormuş benim bakışımda. Ama şimdi konumuz öküz değil, ayı...

Büyükayı takımyıldızı Araplar tarafından, "üç ağıtçının izlediği bir tabut"a benzetilegelmiş. Belki de Araplar, yüce peygamberin (s.a.v.) bir hadisini bu takımyıldızla birlikte tefekkür ediyorlardı:

Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri baki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır."

Buhâri, Rikâk 42; Müslim, Zühd 5, (2960); Tirmizi, Zühd 46, (2380)